Muş Alparslan Üniversitesi (MŞÜ) Sosyoloji Bölüm Başkan Yardımcısı Yrd. Doç. Dr. Adem Palabıyık, Muş’taki lokantalara önemli bir çağrıda bulundu. FETÖ ve PKK ilişkileri üzerinde duracağını hatırlatan Yrd. Doç. Dr. Palabıyık, yerel sorunlara yönelikte değerlendirmelere de bulunacağını ifade etti. Bugün ki yazısında Muş’ta ki lokantalara önemli bir çağrıda bulunan Palabıyık, “Kıymetli okurlar, önceki yazımda Fetö ve PKK ilişkisi üzerinde duracağımı ve birkaç yazı yazacağımı ifade etmiştim. Elbette ki bu yazılara devam edeceğim, çünkü PKK ile Fetö ilişkisinin aşikâr bir biçimde ortaya çıktığı 15 Temmuz sonrası, bizim bu ilişki biçimini analiz etmemiz elzemdir. Her iki örgütünde anlaşarak 15 Temmuz sürecinde nasıl bir ortaklık içinde olduğunu ortaya koymak ve halkın bunu fark etmesini anlamasını sağlamak boynumuzun borcudur.
Bugün ki yazım ise Muş ilinde hizmet veren lokantalara dair bazı eleştiriler ve öneriler içerecektir. Çünkü lokantalarda çalışan bireylerin nasıl bir zorlukla emek harcadığı ve işverenlerin bu emekleri kısmen görmezden geldiği de açık bir gerçektir. Çeşitli şehirlerde farklı mekânların olduğunu hemen herkes bilmektedir ve birçoğumuz bu mekânlarda bir şey muhakkak tüketmiştir. Özellikle mekânların hizmet olanakları ve çeşitlilikleri belki de onların tercih edilmesindeki en büyük etkendir. Bir diğer önemli etken ise hijyen ve tat nitelikleridir. Lokantaların tat özelliklerinin tercih edilmesinde ne kadar etkisi varsa hizmet olanaklarının da o kadar etkisi vardır. Biz ise bu yazımızda bütün bunları bir kenara bırakacağız. Bunları elbette sonradan tartışmak gerekecektir ve onun için hala vaktimiz mevcut, bu yazımızda bizim esas konumuz bu mekânlarda hizmet veren emekçilerdir” dedi.
“İŞLETMECİLERE ÖNEMLİ TAVSİYELERDE BULUNDU”
Muş ilinde herhangi bir lokantaya gidildiği zaman ilk dikkat çeken kanımca mekân ve mekânda çalışanlar olduğunu kaydeden Palabıyık, sözlerini şöyle sürdürdü: “Çalışan emekçilerin giyim biçimi onları kategorilendirmenin önemli bir misyonudur. Lakin bu misyon ister istemez onları bizden olmayanlar haline getirmektir. Bu açıdan ilk önerim, çalışan emekçilerin hakikaten göz alacak biçimde giydirilmesi ve gelen müşterilerin karşısına bu şekilde çıkarılması olacaktır. Lokanta çalışanlarının alt sınıfı andırır gibi farklı renk ve desenlerle müşterilerin karşısına çıkarılmasını da hiçbir zaman doğru bulmayacağımı da ifade etmek istiyorum. Ayrıca bu kıyafet geleneğinin de batıya ait bir gelenek olduğunu bilmekte fayda olduğunu düşünüyorum. Burgerking yada Mcdonalds gibi firmaların, kendi çalışanlarına giydiği bu ayırt edici kıyafetlerin bizim kültürümüze olumsuz yansımalarını görmek açıkçası bizi de üzmektedir. Şimdi sorulabilir, o halde ne yapalım? Hemen cevap veriyorum, işverenler karlarının bir kısmını bir defalığına bu kıyafetlere ayırırsa bu işi tek bir adımda çözüme kavuşturabilir. Çalışan bireylerin de kendileri gibi olduğunu düşünmek ve onlara bu şekilde değer vermek, hem işvereni hem de mekânı daha değerli kılacaktır.”
“GÜNDE YAKLAŞIK 10-13 SAAT ÇALIŞMASI NE KADAR ADALETLİ BİR PRATİK OLABİLİR”
“İkinci husus ise çalışanların çalıştığı saatler ile alakalıdır” diye ifade eden Palabıyık, “Bir lokantada garsonluk hizmeti yapan bir bireyin ya da emekçinin, günde yaklaşık 10-13 saat çalışması ne kadar adaletli bir pratik olabilir. Sabah sata 10.00’da işe başlayan bir emekçi gece saat 22.00-23.00 arası işi bırakmaktadır, hatta bu saatler bazen daha da artmaktadır. Çalışanın çalışma saatlerinin artması demek aldığı ücretin de artması anlamına gelmektedir. Lakin Muş ilinde durum tam tersine işlemektedir. Emekçinin çalışma sayısı arttıkça alacağı ücret aynı kalmaktadır. Bu durumun iki çözümü söz konusudur. İlki çalışan bireylerin sigortalarının tam olarak yatırılması ve asgari ücret üzerinden maaşlarının verilmesi; ikinci seçenek ise eğer sigorta yatırılamıyorsa bireyin çalışmasına devam ettirilmesi lakin ücretinin arttırılması, böylece kişi kendi primini ödeme hakkına sahip olabilecektir. Ünlü sosyolog Marx’ın, sanayileşmenin ilk dönemlerinde yaptığı tespitlerin ne kadar haklı olduğunu bir kere daha görebiliyoruz. Çünkü o yıllarda kadınların çalışma saati 10, çocukların çalışma saati 8, erkeklerin ise çalışması saat yaklaşık 18 saate kadar varabiliyordu. Marx’tan yaklaşık iki yüz yıl sonra hala çalışma saatlerinin 10-13 saat arasında devam ediyor olması açıkçası utanç vericidir. Bunun çözümünü part-time çalıştırma saatleri olduğunu binle işletmeci, buna rağmen daha fazla emek ama emeğin karşılığı olmayan kar ile kendi sermayesini büyütürken bir yandan da Müslümanlık abidesi olarak naralar atmaktan da geri kalmamaktadır” ifadelerini kullandı.
“ESAS SORUN EMEĞİN KARŞILIĞININ VERİLMESİDİR”
“Yaklaşık 13 saat boyunca ayakta kalan bir emekçinin, hakkı olanı alması ve istemesi kadar doğal bir durum olmamalıdır” diye vurgulayan Palabıyık, şunları söyledi: “Aslında bizim derdimiz bir yerin denetlenmesi yahut başka bir probeme maruz bırakılması değil, esas sorun emeğin karşılığının verilmesidir. Muş ilinin imkânlarının ne kadar dar ve yetersiz olduğunu bildiğimiz için, iş yeri sahiplerinin işçi çalıştırma sayılarını arttırma çabasını takdir ile karşıladığımızın bilinmesini arzu ediyoruz. Lakin bu arzumuz içinde, çalışan bireylerin emeklerinin sömürülmesi ve daha fazla kâr amacının güdülmesi yer almamaktadır. Adaletli olmak sadece kişinin kendisi için değil toplum için gereklidir, yoksa birgün kendisine de muhakkak adaletsizlik yapılacağını unutmamalıdır. Vesselam…
Not: Bir sonraki yazımızda bu tartışmaya devam edeceğimizi belirtmek istiyorum”