Avrupa ilkelerinin son günlerdeki olumsuz tavırlarına bakıldığı takdirde, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın haklı serzenişi anlamak zor olmasa gerek. Çünkü bu serzeniş sadece Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından değil, Haç ve Hilal’in karşılaştığı ilk günden itibaren devam devam etmektedir. Bu mücadelenin kökeni Kürt komutan Selahattin Eyyubi’nin Kudüs’ü fethetmesiyle başlamıştır. Üç büyük dinin önemli birleşim merkezi olan Kudüs’ün fethi Avrupa devletlerinin bağrında tedavi edilemez bir yara açmıştır. Yüzyıllar boyunca haçlı orduları ile Kudüs’ün fethini yeniden sağlamaya çalışan Avrupa devletleri, bunun için dönemin din adamlarından sürekli destek istemek zorunda kalmışlardır. Bu perspektiften bakınca batı ve Müslüman ilişkilerinin din temelli başladığı ve süreç içinde bu ilişki biçiminin savaşlarla sürdüğünü ileri sürebiliriz. Batı ve İslam arasındaki mücadelenin değişen şartları, savaş tekniklerinin de değiştirmiş, eskiden saha da olan düşman şimdi sanal olarak varlığını ve tehdidini devam ettirmiştir.
İslam ve batı arasındaki tansiyonu yüksek ilişki biçiminin bugün geldiği konum ise oldukça önemlidir, çünkü ülkemizi önemli bir referandum pratiği beklemektedir. Referandumun sonuçları sadece ülkemizi değil bütün dünyayı ilgilendirmektedir. Çünkü Türkiye, Avrupa devletlerinin İslam devletleri ve Ortadoğu ile sahip olduğu ilişkileri sürdürmesi açısından önemli bir konuma sahiptir. Günümüzde İslam dünyası, batıyı, Türkiye karşısındaki konumu ve tavırları ile tanımaktadır. Türkiye’ye olan düşmanlık birçok İslam ülkesi tarafından İslam’a olan düşmanlık ile aynı kategoriye konulabilmektedir. Bu bağlamdan yola çıkarak bugünlerde Avrupa ülkelerinde Türkiye karşıtı tavırların, Avrupa ülkeleri için sonraki yıllarda tehlikeye dönüşmesi kaçınılmaz olacaktır. İslam toplumlarını öteki olarak tanımlayan ve kendisini bu ötekiler üzerinden vareden Avrupa devletleri, kendi tarihlerinde yaşadıkları devrimlerden ders çıkarmamışa benzememektedir. Çünkü Avrupa’nın tarihi din savaşlarının tarihidir. Protestanlık ve Katolikliğin oluk oluk kan aktığı yüzyıllarda İslam devleti en müreffeh dönemlerini yaşamaktadır, lakin Avrupa devletlerinin içinde bulunduğu karanlık çağ Avrupa’yı dünyadan koparmış ve kendi iç hesaplaşmasını yaşamasına sebep olmuştur. Aydınlanma ile birlikte Avrupa devleti uyanma sürecine girmiş ve maalesef kendini İslam devletleri üzerinden inşa etmiştir.
Avrupa’nın sahip olduğu sömürgeci tavır, geçmişten aldığı güç ile birlikte şu an da devam etmektedir. İşte bu yüzden Türkiye’nin Avrupa’ya dair girişimlerinin önü geçmişten gelen tecrübeler aracılığı ile kapatılmaya çalışılmaktadır. Lakin Osmanlı devletinin, Avrupa’nın bu tutumları karşısında izlediği yöntem açıktır; savaş. Türkiye’nin ise bu yöntemi kullanması an itibari ile mümkün olmadığı için izleyebileceği tek yol, Avrupa devletleri içinde yaşayan vatandaşları üzerinden izleyeceği siyasi politika olmalıdır. Bu bağlamda Avrupa’da yaşayan Türk vatandaşlarının çoğunluğunun Kürt olduğunu düşünürsek, referandum sürecinde Kürt vatandaşlarının etkisinin önemli olacağı aşikardır. Haç ve Hilal’in savaşında en önemli rolü oynayan Selahhatin Eyyubi’nin Kürt sıfatıyla başlattığı bu hasımlık mücadelesini şu an Türkiye devam ettirmektedir. İslam’ın özünde ümmet bilinci olduğu için Türk-Kürt yada başka bir ırkın dini söylem içinde yerinin olmadığı bilinmektedir. Lakin siyasal hesaplar din olgusundan bağımsız olduğu ve seküler bir süreç içerdiği için, Kürt vatandaşların referandum sürecindeki etkisi rasyonel olarak düşünülmelidir. Böylece ülke olarak Hilal ve Haç’ın mücadelesinde birlikte verilecek mücadele sonraki nesillere toplumsal refahı arttıracak ve devam ettirecek önemli kazanımlar getirecektir. Ve sayın Cumhurbaşkanımızın Avrupa’ya karşı verdiği mücadelede arkasına alacağı bu güç, sadece Avrupa’da değil gelişmiş olan bütün ülkeleri ciddi oranda etkileyecektir ve ürkmelerine sebep olacaktır.
SONUÇ YERİNE
Gezmiş, idam savunmasında şunları söylemiştir: “Birinci Türkiye Büyük Millet Meclisi kararında ve Misak-ı Milli’de şunlar vardır: Misak-ı Milli sınırları içerisinde iki kardeş kavim yaşar. Türk ve Kürt kavmi yaşamaktadır. Türkiye’de iki kardeş kavim ve unsurun yaşadığını kabul etmektedir. Bunu kabul etmek bölücülük değildir. Bu iki kardeş unsur Birinci Kurtuluş savaşını müştereken başarmışlardır. Güney cephesinde düşmanla omuz omuza savaşmışlardır. Bunun ikisine birden Türkiye halkı diyoruz”.
O halde hem bu ifadelere hem de yukarıda anlatılanlara bakıldığında şu soru sorulabilir: Gerçekten de Deniz Gezmiş ve arkadaşları idam edilmeseydi, Devrimci-Sol paradigmasında bir boşluk oluşmasaydı, Devrimci-Sol lidersiz kalmasaydı ve Deniz Gezmiş ve arkadaşları siyasete entegre edilebilseydi, bugün PKK denilen örgüt ve lideri Abdullah Öcalan sol bir jargonla ortaya çıkabilir miydi? Ya da bu hareket ortaya çıkma fırsatı bulsaydı bile, bu kadar etkin hale gelebilir miydi? Gezmiş ve arkadaşları bu hareketin oluşumuna nasıl bakardı? Sosyalist bir jargondan, nasyonalist bir Kürt ideolojisine dönüşen ve bayrağından “orak-çekiç” çıkartılarak “tek yıldız” bırakılan bir hareket karşısında Gezmiş ve arkadaşlarının tepkisi ne olurdu? Bu soruların cevaplarını vermek çok zor ama eğer Gezmiş ve ark adaşları idam edilmeseydi, şu malum ki, Öcalan soldaki boşluğu bulamayacak ve kendi meşruiyetini sağlayacak bir zemin oluşturamayacaktı. Çünkü devrimci-solun lideri hayatta olacak ve ideolojinin evrimleşmesine izin vermeyecekti. Bugün Türkiye, geçmişte yaptığı hataların bedelini belki de bu şekilde ödemek zorunda da kalmayacaktı… Kimse Deniz Gezmiş’e, anısına, davasına ve dava arkadaşlarına ihanet edemeyecekti…