AYDINLANMANIN KÜRT İNŞASI ÜZERİNE
Muş Alparslan Üniversitesi (MŞÜ) Sosyoloji Bölüm Başkan Yardımcısı Yrd. Doç. Dr. Adem Palabıyık, ´´Aydınlanmanın Kürt İnşası Üzerine konuyu kaleme aldı
Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç ile görüştüğü için sert eleştirilen Kürt sanatçı Şivan Perwer, Kürtçe olarak yaptığı açıklama ile eleştirilere cevap verdi. Perwer, “Eğer bir hain varsa o da başkalarını hainlikle suçlayanlardır. Şivan Perwer hiçbir zaman kendi gerçeğinden, inancından vazgeçmez. Ben dün nasılsam bugün de yarın da öyleyim. Ben halkımı ve ülkemi çok seviyorum. Kürdistan kanımdır. Bununla öleceğim. Yapılan hizmetlerin kadri kıymeti biliniyor. Bunları başımız üstünde tutuyoruz. Sabırla. Ama biz sabrettikçe üzerimize geliniyor. Saldırılıyor. Ayıptır ayıptır. Ben onları uyarıyorum. Kimseyi hain ilan etmeye hakkınız yoktur. Eğer bir hain varsa o da başkalarını hainlikle suçlayanlardır. Bunu iyi bilsinler. Şivan Perwer hiçbir zaman kendi gerçeğinden, kendi inancından vazgeçmez. Ben dün ne idimse bugün de oyum, yarın da oyum.” dedi. Peki Perwer’e bile bunları söyleten neydi? Tabi ki Özgürlük Tutkusu. İnsanlar artık, kendileri yerine düşünülmesini istemiyorlar. Ama onlar adına konuşan Ortaçağ’dan kalma işlevsel mekanizmalar, Kürtlere bu hakkı pek tanımıyor gibi. Bereket versin ki Kürt halkı aynen Ortaçağ karanlığında yaşanan aydınlanma gibi, kendi inanç ve akıl tecrübelerine güvenmek istiyor. Peki, tam vaktiyken Kürtler bu konuda ne yapabilir?
Nedir bu Aydınlanma
Kant, Aydınlanma için, “Benim yerime düşünen bir kitabım, vicdanımın yerini tutan bir din adamım, perhizim ile ilgilenerek sağlığım için karar veren bir doktorum oldu mu, zahmete katlanmama hiç gerek kalmaz artık. Başkalarının denetim ve yönetim işlerini lütfen üzerlerine almış bulunan gözeticiler, insanların çoğunun, bu arada bütün latif cinsin ergin olmaya doğru bir adım atmayı sıkıntılı ve hatta tehlikeli bulmaları için, gerekeni yapmaktan geri kalmazlar. Önlerine kattıkları hayvanlarını önce sersemleştirip aptallaştırdıktan sonra, bu sessiz yaratıkların kapatıldıkları yerden dışarıya çıkmalarını kesinlikle yasaklarlar; sonra da onlara, kendi kendilerine yürümeye kalkışırlarsa başlarına ne gibi tehlikelerin geleceğini bir bir gösterirler. Ne var ki her yandan düşünmeyin! Aklınızı kullanmayın! diye bağırıldığını işitiyorum” diyor.
Aslında aydınlanma denen realite, aklın, dini vecibelerin yerine konması değil; kullanılmayan aklın kullanılması demekti. O dönem din, kilisenin elinde zaten seküler bir hal içerisindeydi, kilise bunun adına, cennetten toprak bile satın almaktaydı. Bundan daha seküler bir anlayış nasıl mevcut olabilir ki? Bu durumun, bizim bildiğimiz modern anlamdaki sekülerlikten tek farkı, bize, sekülerleşmenin, dinin dünyevileşmesi olarak yutturulmuş olmasıydı ki bu aslında doğru değildi. Eğer başkaldırı dine olsaydı, daha doğrusu Hıristiyanlığa karşı olsaydı, bugün Avrupa devletlerinde Hıristiyanlık diye bir dinden söz edilebilir miydi? Daha doğrusu, Hıristiyanlık, bu kadar yaygın olabilir miydi? O halde başkaldırı dine değil, kiliseye karşıydı ve sonuçta sadece kilise, Tanrı ile birey arasından kaldırıldı, din olduğu yerde durmaktaydı, çünkü din zaten sekülerdi.
Peki bu Aydınlanma denen olgu, Türkiye’ye nasıl yansıdı? Türkiye’de, dinin yerini ne aldı? Akıl, gelenek, modernizm, laiklik... Bunun cevabı oldukça muallâk. Çünkü Osmanlı’nın yaşadığı aydınlanma bunalımı daha farklı bir gelişim izlemiştir, hatta bu gelişimin etkisi günümüze kadar devam etmiş görünmektedir. Hüsamettin Arslan’ın, “Epistemik Cemaat” adlı çalışması bu bunalımı şöyle vurgulamaktadır: “Türkiye’de ondokuzuncu yüzyılın başından günümüze epistemik bunalım yaşanmaktadır. Bu bunalımın kaynağında, bütünüyle toplum değil, ondokuzuncu yüzyılın başlarında Osmanlı İmparatorluğu’nun Batı ülkelerinde, Batılı Devletler’in de Osmanlı İmparatorluğu’nda tesis ettiği elçilikler ve yine Batılı Devletler’in Osmanlı toprakları üzerinde tesis ettiği “yabancı okullar” ekseni etrafında doğarak büyümüş entelektüel bir zümrenin, bir epistemik azınlığın, bir epistemik (doğru bilginin kaynağı) cemaatin bunalımıdır”.
Şu an Türkiye içerisinde yaşanan Postmodernizm olgusu da böyle bir süreç aslında, ne yazık ki modernizmi tam anlamıyla yaşamadan postmodern denen evreyle haşır neşir olmuş bulunmaktayız, bunun çok önemli belirtileri artık mevcut. Birkaç örnek vermek gerekirse; Sınırların Aşılması, Entelektüel Söylemde Farklılaşma, Sorgulanan Kavramlar, Ordu’nun İzahat İhtiyacı, Faal İç ve Dış Politika, Yargı Organlarındaki İzahatlar, Belirsizlik ve Spekülasyon, Sivil Toplum Kuruluşları, Merkez-Çevre’nin Siyasi Gerginliği, Merkez-Çevre’nin Ekonomik Gerginliği, Siyasette Yerelleşme, Vatandaşlık Bilincindeki Kırılma, Farklı Kimliklerin Siyaset Üretebilme İmkânı Bulması, Anayasa Değişikliği Çalışmaları, Popüler Kültür Söylemlerinin Artması ve yaşanan Kavram Muğlâklığı, bunlardan birkaçı sayılabilir. Türkiye, şu an için böylesine bir süreçten geçmekte ve bu süreç ile birlikte yeni fırsatların yaratılması vesile olmaktadır. Bugün en popüler olan vesilelerden biri ise Kürt Aydınlanmasının yakalanabilme aşamasında olmasıdır. Belki de tarihlerinde ilk defa Kürtler, kendilerini bu kadar iyi ve açık bir biçimde anlatabilme imkânı bulabilmişlerdir, fakat bunda BDP yahut PKK’nın faaliyetleri göz ardı edilemeyeceği de bir realitedir. Kürt aydınlanmasının hangi tarihte başladığı gibi bir tartışma içine girmenin hiçbir gereği yok gibidir, o halde bu aydınlanmanın nasıl başlayabileceğine bakmak daha elzem görünmektedir.
Kürt halkı için bir başlangıç
Kürt aydınlanması için esas başlangıç, Türk aydınlanmasının yaşadığı sorunları yaşamadan atabileceği tüm adımları atabilmesidir. Türk aydınlanmasının yaşamadığı metafizik dönemi, Kürt aydınlanması yaşamak zorundadır, sonradan dikta ettirilecek bir modernleşme havası, bu aydınlanma diyalektiğini yok edebilir. Öncelikli olarak, bu aydınlanmayı başlatabilecek bir entelektüel ortam sağlanmalıdır. Yalnız bu entelektüel yaklaşım, bir örgüt şemsiyesi altında gerçekleşmemelidir. Bölgenin şartları dikkate alındığında, doğrusunu söylemek gerekirse PKK’dan bağımsız adımlar atmak çok sancılı görünmektedir ama Kürtler, önlerine gelen bu fırsatı tepmek istemiyorlarsa kendi aydınlanmalarını PKK ya da BDP gibi ideolojik dönemlerin aşamalarına kadar götürmemelidir. Bu tür işlevsel yaklaşımların, Kürt aydınlanması adına istediği şeyler, aslında oluşabilecek bir Kürt aydınlanması sürecinin sekteye uğratılmasına sebep olabilir ama adımlar dikkatli atılırsa, netice herkesi de mutlu edebilir, çünkü 30 yıllık bir mazi de kolay kolay unutturulmaz. Nasıl ki, Türk aydınlanmasında yaşanan bunalımın sebebi içimizden çıkmayan bir aydınlanma dalgası ise, Kürtlerin içinden çıkamayan bir aydınlanma da, Kürt aydınlanmasına yaşatacağı bunalım aşılamaz olacaktır. Eğer Kürtler, talep ettikleri ile yaptıkları arasında bir çelişki oluştururlarsa, bu kendilerinin yaşayacağı diyalektiğin de sonunu getirebilir. Diyalektikte esas olan iki zıt kutbun ve bir sentezin olmasıdır. Şu an, Kürt aydınlanması için ikisi de mevcut görünmektedir. Kendileri bir kutup, yani tez; karşıtları diğer kutup, yani antitez ve ortaya çıkacak Kürt aydınlanması ise bir sentez niteliğinde olabilir. Kürtlerin bir hak olarak talepleri tabi sentezin kendisini oluşturmaktadır ama Kürtler adına konuşanların yaptığı antitezler, esas Kürt meselesinde yaşanabilecek aydınlanmanın oluşmasında, senteze gidecek bir adımın önünü kesmektedir. Kürt aydınlanması, kendi öz doğasından bağımsız olmamalıdır, mesela gelenekten kopma onların yaşacağı en büyük tökezleme olacaktır. Türk aydınlanmasındaki gibi modern diktaların kabulü ya da buna benzer bir takım yabancılaştırılmış olgular, eğer Kürt tarihine bakılmadan kabul edilirse, bu aydınlanma eksik başlayacaktır. Kürt entelektüeller kendilerini geliştirecek realitelerin Batı kaynaklı ve siyasi olmasına karşın temkinli olmak zorundalar. Böylesine bir yaklaşım, Kürtlere, Türk aydınlanmasındaki gibi bir akıl tutulması yaşatabilir. Bunun bir yanı da tabi ki Kürtçülük ideolojisinin oluşturduğu yanlış aktarımlardır. Bu ideolojik aygıttan medet uman belki de binlerce sivri uç mevcuttur ve Kürt aydınlanmasını yaşatacak entelektüeller, ne yazık ki, tüm bunlara dikkat etmek zorundadırlar. Yoksa istemeden de olsa, kendileri de bu tuzağa düşebilirler.
İç dinamikler harekete geçmeli
O halde yapılması gereken şey belli. Bir Kürt aydınlanması yaşanacaksa, Kürt entelektüellerin farklı ideolojilerden ya da düşünce tarzlarından değil, içinden geldikleri toplumun duygularını yansıtmaları gerekecektir. Türk aydınlanmasındaki gibi metafizik dönemin atlanması ve modernizm icatlarının örnek alınması, Kürt aydınlaması adına yapılabilecek en büyük hata olabilir. Kürt aydınlanması kendi iç dinamiklerini hayata geçirmek zorundadır. Bu ne Batıcı, ne örgütçü ne de siyasi partilerin egemenliği altında olmalıdır, yoksa Kürt aydınlanması, karanlığa gitmekten başka bir yol seçemeyecektir. Aydınlanmanın özünde nasıl ki, kilise, birey ile Tanrı arasından çıkarıldıysa, Kürt aydınlanmasında da halk ile devlet ya da halkın mesafeli durduğu diğer kesimler arasındaki sahte objelerin aradan çıkarılması gerekmektedir. Kürt aydınlanması özgür düşünebildiği zaman ancak bu tür adımlar atabilir. Ortaçağ’ın karanlığının birdenbire yok olmadığını herkes bilir, Kürt aydınlanmasının da hemencecik başlayacağı tabii ki kolaylıkla söylenemez.
Feyerabend’in belirttiği gibi, ideolojik düşünme, bili kilisesinin en önemli baskı aygıtıdır. Kürt aydınlanmasının bilim kilisesi de işte bu ideolojikleşmiş ve kelimenin sonuna “cü, ci, vb.” gibi ekler getirilerek oluşturulan ifadelerdir. Aydınlanma ancak özgür bir toplumda olur. Yıllardır, Kürt aydınlanması adına birilerinin attığı adımlar, esas taleplerin ya da aydınlanmanın önündeki en büyük engeller olarak kalmıştır. İlginç olan bunların farkına çok geç varılabilmiş olmasıdır. İşte şu anki zaman dilimi, Kürt aydınlanması adına böylesine bir fırsatı gün yüzüne çıkarmıştır.
İlginizi Çekebilir
- Perşembe 14.7 ° / 3.2 ° Bölgesel düzensiz yağmur yağışlı
- Cuma 14.7 ° / 3.9 ° Bölgesel düzensiz yağmur yağışlı
- Cumartesi 13.3 ° / 5.3 ° Bölgesel düzensiz yağmur yağışlı

