Bedrettin KELEŞTEMUR


YERİN ÜSTÜ NE ZAMAN HAYIRLIDIR

FİKİR BAHÇESİ


YERİN ÜSTÜ NE ZAMAN HAYIRLIDIR

Bedrettin KELEŞTİMUR

Yerin Üstü Ne Zaman Hayırlıdır?

Ebu Hüreyre’nin naklettiği bir rivayette Resülullah buyurur:

“Eğer yöneticileriniz hayırlılarınızdan, zenginleriniz cömertlerinizden olursa, işler ehline verilirse yerin üstü yerin altından daha hayırlı olur. Yani yaşadığınız toplum adeta cennet gibi olur.

Ama tersi olursa?

Yöneticiler hayırsızlardan, zenginler cimrilerden, işler liyakatsizlerin elinde olursa… O zaman yerin altı yerin üstünden daha hayırlı olur.”

Bu, bir toplum için en ağır çöküş tarifidir.

Çöküş, bir tolum için en büyük infialdir Birlikte, her bakımdan yükselişi düşüneceğiz. O düşüncenin ana kaynağında da, “yüksek bir ahlak, yüksek bir adalet, yüksek bir ilim ve yüksek bir moralin!” toplumun temel taşları olduğunu bileceğiz. 

 

ANNE VE BABANLA UTANMA... ONLAR SENİN GURUR KAYNAĞIN

İnsan olmak... “Adam gibi, Adam Olmak!” Olmak, bir şuurdur, erdemli bir tavır veya edayı sergilemektir. Şan, şöhret, makam, mal veya servet bizleri başını asla döndürmemelidir. Ve bizleri aslımızdan, köklerimizden koparmamalıdır. İngiltere’de yaşanan bir gerçek...

Londra Merkez Bankasında çalışan bir müdüre ’ye işe başladığının ilk gününde babası biraz da nasihat babından sözler sarf eder; "Fakir bir ailede büyüdüğünü ve babanın çöpçü olduğunu kimseye söyleme, meslektaşların sana gülmesin." O babanın kızı, nereden geldiğini, hangi şartlar altında yetiştiğini bilen bir kişiliğe ve vakara sahiptir... 

Ertesi gün, şu sözlerle sosyal medyada şu mesajla paylaştı: "Fakir bir ailede büyüdüm ve babam çöp toplayıcı olarak çalışıyor... Üniversite yıllarımda bana verdiği ahlaki eğitim ve maddi emekleri için kendisine teşekkür etmek istiyorum. Seni seviyorum babacığım... Sen benim gururumsun.” 

 

BU COĞRAFYA BÖLÜCÜLERİ REDDEDER!

Haber kaynakları, İran’da ayaklanma çıkarmak için CIA’nın yoğun çalışmalarından bahseder. Ülke içindeki muhalif Kürtleri ayaklandırma sevdasına düşerler. Kim bilir, ne tür şeytani oyunlar oynanmaktadır. Amaç nedir, “İsrail’e cephe açmak...” Daha rahat hareket edebilecek bir kabiliyeti kazandırmak! 

ABD-İsrail ittifakı ile başlayan İran Savaşına gelinceye kadar geçmişe hiç döndük mü? Son 40-50 yılın gelişmelerini bir araya getirdik mi? “Büyük bir enerji/ veya petrol gücüne sahip İslâm Dünyası...” vahim bir tablo ile karşımızda... Artık, Ne Mısır’ı, ne Suriye’yi, ne Irak’ı, ne Suudi Arabistan’ı ve ne de öteki Arap Dünyası... Paramparça... 

Kaynaklar ne diyor?

Eski Pentagon yetkilisi ve CNN ulusal güvenlik uzmanı Alex Plitsas ise "ABD'nin Kürtleri silahlandırarak İranlıların ayaklanma sürecini açıkça hızlandırmaya çalıştığını" öne sürüyor.

Plitsas, "İran halkı genel olarak silahsız ve güvenlik güçleri çökmedikçe, biri onları silahlandırmadıkça iktidarı ele geçirmeleri zor olacaktır." ifadesini kullanıyorlar. 

Geçmişte neler olmadı ki? İşte Afganistan’da olanlar... O Afganistan ki, “mücahitlerin Ruslara karşı direnişi destan olmuştu...” O destan yazanların akıbeti, ‘kendi içerisinde bölününce yerle bir olacaklardı’ O eski, devlet kudreti ellerinden gidecekti... Irak’ın durumu... Körfez Savaşları ve akıbeti! Suriye’nin durumu... İç Savaşlar sonucunda gelen büyük yıkım ve akıbeti... Ve şimdi sırada, İran! 

Bir akıl ve bir yürek olamayan İslâm Dünyası... ve yer küresinde, “yalnızları oynayan İran!” 

Ama şunu ifade etmeliyim, bu Coğrafya her hâlükârda bölücüleri reddeder. Şunu tekrar ifade etmeliyim ki, “Yahya Kemal’in ifadesiyle de, “İslâmın Son Kalesi!” ve İslâm Âleminin umudu, Türkiye’dir. Allah (cc) bu ülkeye zeval vermesin (amin)

 

FARABİ HAKKINDA SIKLIKLA ANLATILIR

Farabi (872-951) büyük İslâm âlimi... 8. Ve 13. Yüzyıllar arası, İslâm Âleminin, “Altın Çağı!” olarak da bilinir. Farabi, ilmin her alanında kendisini vakfetmiş bir deha insan... Farabi ile ilgili o kadar güzel anılar var ki, Prof. Dr. İbrahim Kalın tarafından anlatılan videoyu zevkle dinlediğimiz, sosyal medyada da sıklıkla işlenen/ veya dile getirilen aşağıdaki anıyı sizlerle paylaşmak istiyorum. Paylaşmak veya Üleşmek bizim asli kültürümüzdür. Bilgiyi, yaymak ve üzerinde yorumlar yapmakta okuyucuya düşen gönül alkışlarıdır. Farabi ile anlatılan o şahane hatıra şöyle; 

 

“Farabi Bağdat’a geldiği zaman şöhreti kendisinden önce şehre gelir. “Farabi diye bir adam geliyor.” İsim de biraz farklı. Fahrap, biliyorsunuz bugün Kazakistan sınırları içerisinde… Muhtemelen kendisi de Kazak Türkü idi. Farabi, kara kuru bir adam; zayıf, çoban abası giyen, mütevazı bir hayatı var. Hayatı boyunca malı, mülkü, makamı, mevkii hiç olmamış birisi… Kendisini tamamen ilme, düşünceye adamış birisi. Tabii Bağdat uleması merak ediyor: Kim bu Farabi, kim bu Farabi? Herkes ondan bahsediyor. İşte diyorlar ki şu kadar dil biliyor, felsefeyi böyle biliyor, matematiği böyle biliyor, gök bilimlerini şöyle biliyor, dini ilimleri şöyle biliyor, diyorlar ki;

“Sultanın huzurunda biz divan sohbeti yapalım, bir davet edelim, şunun boyunun ölçüsünü alalım bakalım…”

Divan kuruluyor, Sultan da geliyor. Farabi’yi davet ediyorlar. Büyük bir salon; sağlı sollu ulema oturmuş. Salonun öbür tarafında da Sultan etrafında vezirleri, danışmanları ile oturuyor. Farabi salonun bu tarafından girip selam veriyor. Salon selamını alıyor. Oradan birisi diyor ki: “Bu salonda kendini ilmen layık gördüğün yer neresi ise git oraya otur.” diyor.

Farabi salonu baştanbaşa geçiyor, Sultan’ı yerinden kaldırıyor ve tahtına oturuyor. Herkes şaşırıyor… “Bu ne cüret, kim bu adam?” diye homurtular yükseliyor.

Sultan da diyor: “Sakin olun bakalım, görelim ne yapacak?” Ama yanındaki yardımcılarından birisine dönüyor, kendi aralarında yerel bir dilde diyor ki: “Bu adam kendi ilmi birikimini ispat etmezse akşam kellesini bana getirin.” Farabi aynı dilde cevap veriyor: “Merak etme Sultanım; göreceksin.”

Bunun üzerine daha da etkileniyorlar. “Bu adamın çok dil bildiğini duyduk da bu dili nereden biliyor?” diye hayrete düşüyorlar.

Sohbet başlıyor… Dini ilimlerle başlıyorlar: fıkıh, tefsir, kelam, lügat, siyer vs. Çeşitli sorular soruluyor Farabi’ye. Farabi hepsine cevaplarını veriyor. Ardından akli ilimler bahsine geçiliyor; yani felsefe, bilim, matematik… Farabi bunların hepsini de cevaplıyor. Felsefe zaten kendi alanı. Siyaset felsefesi zaten o konuda üstâd. Kozmoloji, âlemin yaratılışı, gökler, matematik, fizik, tıp… Aklınıza gelebilecek bütün ilim dallarında bu sorular soruluyor.

Farabi bunların hepsine mükemmel cevaplar veriyor ve artık Bağdat uleması gerçekten hayretler içerisinde: “Yani gerçekten büyük bir âlimmiş.” diyorlar.

Bir tarafta da kıskançlık var: “Yani adamı bir türlü köşeye sıkıştıramadık.”

Bir ara veriyorlar, toplanıyorlar. Diyorlar ki: “Biz ona öyle bir soru soralım ki bu konuda söz söylemesi mümkün olmasın.” Düşünüyorlar… Ne olabilir, ne olabilir… “Müzik hakkında soru soralım.” diyorlar.

Belli ki bu adam nazari ilimleri biliyor ama müzik başka bir şey. Bu, öyle herkesin üzerinde çok kafa yorduğu konu değil. Kesin buradan onu sıkıştırırız. Toplanıyorlar, diyorlar ki:

“Anladık, sen nakli ve akli ilimlerde çok mahir adamsın; derinliği olan birisin, birikimin var, farklı dilleri de biliyorsun. Müzik hakkında ne biliyorsun? Hadi bir de ondan bahset bakalım.” diyorlar.

Tabii bilmiyorlar ki Farabi o dönemde 5 ciltlik Musiki el-Kebir’i yazmış; yani müzik teorisi üzerine bugün bile hâlen son derece kıymetli eseri vardır. Müziğin teorisi ve pratiği üzerine bizim gelenekte yazılmış en özel eserlerden birisidir.

Farabi bir başlıyor; âlemdeki ahenkten, dergâh sistemine, makam kavramından işte söze, duyguya şuna buna kadar… Tabii yine hayretler içerisinde: “Artık pes.” diyorlar.

Fakat bir tanesi oradan: “Bir şey daha soralım, burada çuvallayacak. Tamam, anladık, sen burada nazari bilgiye sahip olan birisin, müziği çok iyi biliyorsun; peki sen bir şey çalabilir misin? Bu kesin yoktur.” diyorlar.

Farabi abasının altından —rivayete göre kaval, rivayete göre ney— çıkarıyor. Muhtemelen süpür denen küçük bir kaval çıkarıyor, üflüyor ve bir eser çalıyor.

Çok ritmik, çok eğlenceli, neşe dolu bir eser… Herkes alkış tutuyor. Salon neşeye kaplanıyor.

Ondan sonra makamı değiştiriyor. Artık bilemiyoruz hicaz mıdır, saba makamıdır… Salonda müziğin etkisiyle ağlamaya başlıyorlar.

Farabi makamı bir kez daha değiştiriyor; kimsenin duymadığı, bilmediği bir makamda öyle bir eser çalıyor ki herkes uykuya dalıyor.

Farabi abasını alıyor, kavalını ya da neyini alıyor, uyuyan insanların arasından çıkıyor… ve bir daha Bağdat’a gelmiyor.”

“Fıtratın nimeti, feraset sende

Aşk yolunun asumanı sende

Raks eder, makamların cilvesi...

Ahengidir ilmin sırları sende

Bekler asrımız, asude i cihan

İlmin zevk ü nişanesi sende”