BAHA BİÇİLMEZ SERMAYE
Ömür, doğum ile ölüm arasında geçen bir zaman dilimi olup, Cenâb-ı Hakk’ın insanoğluna bahşettiği baha biçilmez bir sermayedir. İnsan, bu ilâhî sermayeyi, bir saniyesini bile boşa geçirmeden Allah’ın rızasına uygun bir şekilde değerlendirmeye çalışmalıdır. Zîra insan, dünyasını da âhiretini de ömür denilen sermaye ile kazanmaktadır.
Ömür ise su gibi akıp gitmektedir. İnsan, her an yavaş yavaş ölüme yaklaşmaktadır. Ahiret hazırlığı için tanınan süre bitip tükenmektedir. Bu gerçekleri bilen bir insan, kulluk görevlerini, doğmayacak bir günün sabahına bırakmaz. Dünyanın çalışma, ahiretin ise hesap verme yeri olduğunun idraki içerisinde olur. Bir gün mutlaka bu hayata veda edeceğini bilerek ölüm ötesi hayata hazırlıkta bulunur.
Yaşanan ömrün uzun veya kısa olması izâfîdir. Nice kısa ömürlü kimseler, uzun ömürlülerin seneler boyu yapamadıkları işleri kısa ömürlerinde başarmışlardır. Aslında en uzun ömürlüler, en çok yaşayanlar değil, hayatlarından en çok semere (meyve) almasını bilenlerdir.
Beyhude geçirilmiş bir hayata ömür denilemez. Ömür, iyilik ve güzelliklerle geçirilmiş bir hayattır. Ömür, insani ve ahlaki erdemlerle tezyin edilmiş bir hayattır. Ömür, emanet ve sorumluluk bilinciyle iman ve salih amellerle mamur kılınmış bir hayattır.
Ömürlerini Allah’a isyanla ve gafletle geçirenler en sonunda iflas etmiş olarak, büyük bir pişmanlıkla Allah’a kavuşurlar. Fakat o andaki pişmanlığın artık hiçbir faydası yoktur. Bu sebepten akıllı insan, dünya hayatının kıymetini bilmeli ve onu en iyi şekilde değerlendirmelidir. Zîra bu hayat bir defa yaşanır, tekrar dönüşü yoktur. Şâir ne güzel söylemiş:
“Hevâya düştün ey gönül, meclis-i takvâya gelmezsin,
Gözün aç, gâfil olma, bir daha bu dünyâya gelmezsin.”
Zaman hızla akıyor, ömür sermayesi tükeniyor. Günleri “dün” eyledikçe, sayılı günlerimiz azalıyor. Yılları eskittikçe, hesap gününe biraz daha yaklaşıyoruz. Ölüm, her an, her yerde ve ummadığımız bir şekilde başımıza gelebilir. O halde içinde bulunduğumuz her ânı, artık ömrümüzün kalan son ânıymış gibi düşünerek Cenâb-ı Hakk’ın rızâsına uygun bir şekilde değerlendirmeliyiz.
Unutmayalım ki; ömürlerini, Kur’ân ve sünnet istikâmetinde tüketenler, en sonunda bu fânî dünyadan bir bayram sevinci içerisinde, huzurla ebedî saâdet âlemine göçerler. Şâir bu gerçeği ne güzel ifâde eder:
“Yâdında mıdır doğduğun dem,
Sen ağlar idin gülerdi âlem,
Öyle bir hayat yaşa ki olsun,
Mevtin sana hânde, âleme mâtem.”
Yani, doğduğun günü hatırlarsan, sen ağlıyordun, yanındakiler de sevinçlerinden gülüyorlardı. Bu dünyada Allah Teâlâ’nın rızâsına uygun öyle güzel bir hayat yaşa ki; ölümün, yanındakiler için hüzün ve yas, senin için de huzur ve sürûr olsun!
Uzun bir ömrün sonunda geriye dönüp bakıldığında, yerinde kullanılmayan koca bir ömrün bir kül yığını gibi heder olup gittiği görülür. Yunus Emre bunu şöyle dile getirir:
“Geldi geçti ömrüm benim,
Şol yel esip geçmiş gibi,
Hele bana şöyle geldi,
Bir göz yumup açmış gibi.”
Bediüzzaman Hazretleri de şöyle buyurur:
“Eyvah! Aldandık. Şu hayat-ı dünyeviyeyi sabit zannettik. O zan sebebiyle bütün bütün zayi' ettik. Evet şu güzeran-ı hayat bir uykudur, bir rü'ya gibi geçti. Şu temelsiz ömür dahi, bir rüzgâr gibi uçar gider...”
Cenâb-ı Hak, bizlere salih amellerle hayırlı, uzun ömürler nasib etsin. Son ânımızı en güzel ânımız eylesin. Ölümü, tevhid ve mârifetullah neş’esi içinde “şeb-i arûs” (düğün gecesi) mutluluğuyla tatmayı nasîb buyursun. Âmîn.
Abdulhak AKPOLAT
İl Başvaizi